Teyzem, 13 yaşındayken bana bir kuş kitabı hediye etti. Kitapta, 500 tür kuş hem resimlenmiş hem de hangi mevsimde nerelerde bulundukları haritalarla gösterilmişti. Başlangıçta, hiç ilgimi çekmemişti bu kitap. İstanbul’da, oturduğum yerde yaşadığını bildiğim kuşlar serçe, güvercin ve karga idi. Bildiğim kadarıyla, bunun dışında başka bir kuş yoktu. Ancak bir gün odamın penceresinden bakarken karşıdaki yalancı akasyaya tünemiş, sapsarı karnının tam ortasından siyah bir çizgi geçen bir kuş fark ettim. Hemen koşarak kitaba sarıldım, sayfa sayfa o kuşu aradım ve gözümle gördüğüm kuşu kitapta buldum: O bir büyük baştankaraydı!

O anda bende jeton düştü. Bu kitabın içindeki tüm diğer kuşlar da benim çevremde bir yerlerdeydi. Neredeydiler? Aramaya başladım. Önce evimin çevresinde kızıl sırtlı örümcekkuşunu ve ak mukalliti, sonra şehrin çevresindeki göllerde martıları, balıkçılları ve ördekleri buldum. Sonra bu da kesmedi, 14 yaşında ilk şehirler arası otobüs yolculuğumu yaptım ve karla kaplı Konya ovasında gündüz vakti uçan kır baykuşuyla tanıştım. Çeşit çeşit kuşları gördükçe heyecanım arttı. Hayatım boyunca beni meşgul edecek bir uğraşım oldu.

Bazı anne babaların çocuklarının farklı uğraşlarını endişeyle karşıladıklarını biliyorum. “Ne işin var kuşlarla, sen derslerine çalış,” diyen anne babaların olduğunu da biliyorum. Yıllar sonra, kuşlara olan ilgimin hiç de tuhaf olmadığını, aslında her insanda bulunan bir sevgi türü olduğunu öğrendim: biyofili! Yani çeşit çeşit canlıları bir arada görmekten keyif alma hali. Gerçekten doğru. Örneğin evcil köpek ırklarına bakın, ne kadar çok çeşit var, hepsi birbirinden farklı ve güzel. Bir arboretumda gezerken bir tarafta 60 metreye kadar uzayabilen sekoya, diğer yanda dinozorlar zamanından kalma maymun çıkmaz ve Çin’deki tapınakların süsü gingko ağaçlarını görmek keyif veriyor insana. Veya bir lokantada karşımıza çıkan akvaryumda onlarca çeşitte ve renkte ciklet balığını görünce gözlerimiz bayram ediyor.

Çok şanslı bir nesiliz. İnsanlık tarihinin en konforlu dönemindeyiz. Çünkü birçoğumuz bir buzdolabını açtığımızda istediğimiz meyveyi yiyebiliyor, yürüyerek 2 saatte gidilebilen bir okula sıcacık bir araç içinde kısa zamanda ulaşabiliyor, bir kumandanın düğmesine bastığımız anda istediğimiz programı seyredebiliyor, bir tablete birkaç kez dokununca istediğimiz bilgiye ulaşabiliyoruz. Kısaca yaşadığımız çevrede, hiç doğaya çıkmadan ihtiyaç duyduğumuz her şeyi bulabiliyoruz. Ama hayatımızda bir şeyler eksik: Artık okula yürürken karşımıza bir sincap çıkmıyor veya akşam yemeği için göle inip oltayla balık tutmuyoruz. Belki bir günde çok fazla şey yapıyoruz, ama çok az canlı görebiliyoruz.

Biyolojik çeşitlilik, deyince aklımıza sadece okyanuslardaki mavi balinalar, Afrika’daki antilop sürüleri, kuzey ülkelerindeki kutup ayıları gelmesin. Yakın çevremizde bile o kadar çok canlı var ki… Örneğin İstanbul Boğazı’nda yunuslar ve su samurları, Karadeniz ormanlarında karacalar, İç Anadolu göllerinde flamingolar ve İzmir Körfezi’nde pelikanlar… İlk anda göremeyebilirsiniz ama yılmak yok, gözleme devam!

Dünyayı paylaştığımız canlıları tanıyalım, onları keşfedelim, görelim ve nasıl yaşadıklarını anlamaya çalışalım. Bu son kısım çok önemli. Nereleri seviyorlar? Neler yiyorlar? Nerelerde uyuyorlar? Hangi alanlarda yaşıyorlar? Dünyayı onlarla paylaşarak bugünlere geldik. Bundan sonra da dünyadaki varlığımızı sürdürmek istiyorsak, paylaşmaya devam etmemiz gerekiyor.

Haydi, keşfe çıkmanın vakti geldi!

Kerem Ali Boyla
Uzman Ekolog

Bu yazı Biyoçeşitlilik: Hubert Reeves Anlatıyor kitabının önsözünden alınmıştır.