Hamilelik Döneminden İlk Aylara Uzanan Masum İlişki

Hem anne hem de annesinin kızı konumundaki bütün kadınlar, anne sevgisinden daha güzel, daha yüce bir şey olmadığı konusunda hemfikirdirler. Anneyle bebeği yani karnında taşıyıp, acılar içinde dünyaya getirdiği, bedenini ve ruhunu uğruna adadığı şu muhtaç, masum ve kendisine güvenen varlık arasındaki ilişki kadar dokunaklı bir şey yoktur…

Ne acıdır ki bu analık içgüdüsü efsanesinden doyasıya beslenen her eş, günün birinde bunun kendi aleyhine döndüğünü görecektir: Bu düşünce yapısının etkisiyle erkeğinin gözünde asla annesinin tırnağı kadar olamayacağına inanır… Tabii erkeğinin yeni annesi olmayı istemiyorsa!

Her şey bir kaynaşmayla yani bir tür birleşme, bütünleşmeyle başlar. Anne ve çocuk tek bedende iki can gibidir, embriyon adeta annenin bedeninin bir parçasıdır.

Anatominin bunun tersini kanıtladığı bilinen bir gerçektir: Rahim bir dölyolu, dışarıdan içeriye doğru oluşmuş bir boşluktur. Biyolojiye gelince, embriyo annenin organizması tarafından dışarıdan gelen yabancı bir nesne olarak algılanır. Aslında vücut klonlanma işleminde böyle bir tepki vermez. Yabancı genler yani babanın genleri gelip içine yerleşmişlerdir. Hatta plasentanın kökeninde de bu genlerin olduğu varsayılır. Bu, anneye karşı bir tür filtre ve koruma görevi üslenir. Eğer bu doğru bir varsayımsa, Ödipus üçlemesinin yeni bir uyarlamasından söz edilebilir: Çocuğu, daha biyolojik süreçten başlayarak anneden ayıran üçüncü bir şahıs vardır… ‹stilacı bir saldırganın gelip tabiat ananın uyumunu alt üst ettiği korku filmlerinin kaynağında da belki bu korkunç düş yer alır. Bir spermatosit[1] bir oositi[2] ele geçirerek onu bir embriyona, annenin bedeninde yabancı üstelik de parazit bir bedene dönüştürür! Erkekler daha bu noktada kendilerini “kötü” biri olarak görmeye başlar; başka seçenek de yoktur zaten…

 

Annelik İçgüdüsü

Annelik dürtüsü süreklilik sergilemeyip, tarihin farklı dönemlerine göre değişiklikler göstermiştir. Çağımızın ilk yüzyıllarında Roma’da çocukların yüzde yirmi ilâ yüzde kırkı terk ediliyordu. Rönesans’tan XVIII. yüzyıla kadar anneler bebeklerini kimliksiz bir şekilde manastırların kapılarındaki turnikelerin içine bırakıyorlardı. Çocuklar anneleri rahatsız olmasın diye düzenli olarak sütanneye veriliyordu. Uzun yıllar boyunca özellikle kız çocukları doğrudan ya da dolaylı şekilde katledildiler.

Bir ulusun zenginliğinin nüfus artışına bağlı olduğunu keşfeden Batılı devletler ancak XIX. yüzyılda insan kaynakları yönetimiyle ilgilenmeye başladılar. Aile politikaları hayata geçirildi, annelik içgüdüsü gündeme geldi. Yine aynı çağda Amerika Birleşik Devletleri’nde şirketler reklamlarında Noel Baba efsanesini yarattılar. 1907’de Waterman, 1919’da Michelin, 1931’de Coca Cola ve birçok firma bunu defalarca kullandı.

Annelik dürtüsü, içgüdüden çok anne ile çocuk arasında oluşan bir sürecin ürünüdür. Annenin kendi annesiyle olan ilişkisine sıkı sıkıya bağlı olduğu kadar, duyguları harekete geçirmeyi, cezp etmeyi bilen bebeğe de bağlıdır. Zaten hayatta kalmasının yolu bundan geçer!

Annelik içgüdüsü diye bir şey yoktur, demek ki yaradılışta bozuk, kötü anne diye bir şey de yoktur! Acı verici bir durum gibi algılandığı halde çocuğuna karşı duyarlı olmamak bir kusur değildir.

 

 

Embriyonun artık bir cenine dönüşmesi ve kıpırdayışlarının bunu somut olarak ortaya koyması da tek bedende iki kişi olma düşüne engel teşkil etmez. Gelişen teknoloji sayesinde anne artık on ikinci haftadan itibaren çocuğunu görüp keşfedebilir. Anne garip bir deneyim yaşar: Karnında kendi cinsinden olmayan bir varlık taşımaktadır! Zihninde çocukluğundan kalan bir hayal dirilir, nihayet kendisini tamamen bütünlenmiş olarak hisseder. Bu, kız çocuğunun ona sağlayamayacağı bir bütünlük hissidir. Hem dişi hem de erkek olan tek kişi ve hiçbir kadının yardımı olmaksızın Âdem’i yaratan Tanrı örneğindeki gibi bir bütünlük diyebiliriz. Bedenlerinde bir erkek varlığı oluşmasıyla ruhsal açıdan alt üst olan kimi kadınların da bazen kendilerini başka bir cinsiyette (transeksüel veya hermafrodit gibi) düşledikleri olur. Neyse ki çoğu kadın, içindeki erkek çocuğun varlığını kendi cinsiyetinden kuşkuya düşmeksizin hisseder.

Bir annenin, kendisini bilinçdışı olarak, psikanalistlerin “fallik[3] anne” diye adlandırdıkları durumda bulması ve bu durumu atlamaması da olasıdır. Bu durumda, anne tüm yaşamı boyunca oğlunun ve onun erkeklik organının kendisine ait olduğunu sanır. Oğlunu minik kahramanı yapmak suretiyle bilinçdışı şekilde ona sahip olmayı sürdürme yollarını arar. Oğlanın kaderinde ise “zavallı bir kadıncağız” olan annesinin gücünün yetmediği “savaşları” onun adına gerçekleştirmek yazılıdır.

Bu kadar uç bir noktaya varmasa bile, fallik annenin çocukluk dileği nihayet tam anlamıyla gerçekleşmiştir. Ödipal dönemde, küçük bir kızken, erkek cinsel organına sahip olmadığını keşfettiğinde bu yoksunluğu gidermek adına babasından bir çocuk arzulamıştı. ‹şte şimdi dileği gerçekleşmektedir, hem de misliyle, zira annesi “sadece bir kız” doğurabilmişken, o annesinin başaramadığını yapmış, bir oğlan doğurmuştur! Artık “fallik bir tamamlayıcı” olan ve sık sık “benim minik parçam” diye çağırdığı oğlu vardır. Hiç gecikmeden, hatta daha doğumdan önce çocuğunu erkeklik düşlerinin kahramanı yapar… Erkek ceninlerin daha enerjik oldukları, anne karnında daha çok kıpırdadıkları bilinir; ah şu haylazlar daha bu dönemde bile haşindirler!

Birlikteliğin bir sıkıntıya dönüştüğü son aylardan sonra, çocuk dünyaya gelir. Bu hem kurtuluş hem de bilinçaltı dileklerin ortaya çıkışıdır: Babasına hâlâ bağlı bir kadın bebeğinin ona benzediğini düşünecektir, eğer eşini seviyorsa bu kez de bebek “babasının kopyası” olacaktır.

Kaynaşma düşü doğumun gerçekleşmesiyle sonlanmaz. Anne ve oğul tek bedende iki can iken şimdi “iki canda tek bedene”[4]  dönüşürler. Bunu anlamak için iyi bir annenin bebeğini nasıl tuttuğunu, onun bedenini kollarıyla nasıl sardığını görmek yeter. Aralarında yamyamca bir ilişki gelişir. Emzirirken anne kendini besin olarak sunar. Birbirine nüfuz eden bedenler düşünü oğul da paylaşır: Annesini ağız yoluyla içine alır. Diğer tarafta anne ortaya çıkarttığı şeyi yercesine sever. İç içe geçmiş iki halka gibidirler.

Anne oğlun birbirlerinden kopmaya başlamaları için sütten kesme sürecini beklemek gerekir. Böylece aralarında bir mesafe oluşur. Beslenme artık beden bedene değil bir kaşık aracıyla gerçekleşir. Çocuk açısından memenin kaybı aynı zamanda artık annesiyle arasındaki mesafeyi aşabilmek için ilk sözcüklerin döküleceği ağzının özgürlüğüne kavuşmasıdır. işte sütten kesme anne ile çocuğa fiziksel ve psikolojik açıdan bunları yaşatır.

 

Anne: İlk Sevgi Nesnesi, Kaybedilen İlk Nesne

Uzaklaşmayla birlikte bağımsız bir varlığa, psikanalistlerin deyimiyle çocuktan bağımsız bir “nesne” haline dönüşen anneye karşı bir aşk doğar. Bu öyle bir nesnedir ki çocuğa her şeyi verir; beslenmesini, bakımını, korunmasını, konuşma yetisini kazanmasını sağlar; o olmadan çocuk bir hiçtir. Biz yetişkinler hepimizin yaşadığı o sıkıntılı dönemi unuttuk. Annesi olmadan bir çocuğun tek başına gereksinimlerini karşılaması ve yaşamını sürdürmesi olası değildir. Annesi tarafından sevilmek çocuk için hayati bir konudur. Bu da çocuğu anneye tutunmaya, başka hiç kimsenin hissedemeyeceği şekilde onun isteklerini ve duygularını hissetmeye yöneltir. Bu nedenle aralarında telepati benzeri bir duyarlılık gelişir. Çocuk, annesinin bilinçsizce sergilediği bazı davranışları belki ondan bile daha iyi anlar. Çocuk, annesinin sorumluluk hissetmediği bu davranışların hem keyfini sürer hem de kahrını çeker. Bu ruhsal aktarım çocuğun ruhsal gelişimine kaynak teşkil eder.

Anne sevgisi çılgınlığı diye adlandırılan şey her zaman ulaşılamaz bir duygu olarak kalır ve tüm tutkulara örnek oluşturur. İster kadın olsun ister erkek, kişi, eşinde, kaybından ötürü bilinçaltında daima üzüntü duyduğu bu mükemmel nesnenin izlerini arar.

 

Jean Cournut anneyi, “Esin perisi, örnek alınan kişi, hem uyarıcı hem de koruyucu, mücevher ve sır kutusu, yokluğunda hatta öldüğünde bile her zaman yanı başımızda olan”[5]  diye kusursuz biçimde betimliyor.

 

Oğul annesine hayati bir gereksinim duyar, ona hayrandır. Ancak annenin yok olduğu ya da çağrısına yanıt veremediği durumlar da olur. En kötüsü de onu kendisinden ayrı bir sevgi nesnesi olarak algılamaya başlamasıdır; çünkü bu durum annenin kaybını kaçınılmaz kılar.  Kaynaşma halinde söz konusu olan bir yokluk değil, bir karışıklıktır. Oysa bir nesne ya vardır ya da yoktur. Kaynaşma evresinde bebek tek bir kişide toplanmayan, ayrı ayrı birçok nesneyle idare ediyordu; annesinin cici memesinden süt içiyor, onunla bütünleşiyor, kendisine müdahale eden kötü memeyi tükürüyor, onu saldırgan şekilde ısırıyor ve tekrar yutuyordu. Melanie Klein’ın şizo-paranoid olarak adlandırdığı, duygularını başkası üzerine, dürtüleri ve dürtü nesnelerini de kendi içine yansıtma durumunu yaşıyordu. Anne bütünüyle bir nesneyi yani bebekten bağımsız bir insanı oluşturduğu zaman hem iyi hem de kötü birisine dönüşür. Bebek artık onunla bütünlük içinde değildir. Annesi, sandığı gibi artık ona bağımlı değildir; kendisi de onun memesinin sahibi değildir; anne dilediğini yapmaktadır. Bebek kendini Melanie Klein’ın depresif olarak tanımladığı konumda bulur. Hissettiği şey çifte kaybın acısıdır: Kendisinden ayrı bir varlık olarak algıladığı anda hem annesini hem de meme üzerinde sahip olduğunu sandığı gücü kaybetmiştir.

Yufka anne yüreğinin bu felâkete dayanamadığı durumlar da olur ki bu genellikle bir yansıtmadır: Oğlunun çekmesine katlanamadığı acı aslında kendi acısıdır! Oğlunun kendisinden ayrı kalmaya dayanamadığını hissetmesinin nedeni aslında kendisinin ondan ayrı kalmaya dayanamamasıdır; tıpkı zamanında kendi annesinden ayrılmaya katlanamadığı gibi… Böylece yansıtma ve özdeşleşme oyunları devreye girer: Yansıtmada kendime ait gizlediğim ya da bazen reddettiğim duygu ve istekleri başka bir kişiye aitmiş gibi onun üstüne atarım. Özdeşleşmede ise onunla, onun için, tıpkı o kişiymiş gibi yaşarım.[6] Neyse ki çoğu anne kendi hayatını yaşamayı ister. Tüm yaptığı oğlunun büyüyebilmesi için bu terk edilmişlik duygusuyla baş edebilmesinde onu yüreklendirmek ve avutmaktır.

Bu büyük deneyimden geriye bazı izler kalacağına, gerek anne gerekse çocuğun bu olaydan hep zarara uğramadan çıkmadıklarına tanık olacağız. Aynı şekilde anne için de bir ayrılık söz konusudur. Her ne kadar can sıkıcı bir durum olsa da kendisini iyi hissettiği bu kaynaşma durumundan çıkması gerekmektedir. Baba yani eş burada başrolü oynar. Bu hassas zamanda, yanında yer alarak varlığıyla “başkaları” da olduğunu gösterir ve oğlundan ayrılması gerektiğini anlatarak yardımcı olur.

 

Anne Aynı Zamanda Bir Kadındır

Zira anneyle oğul arasındaki ilişkiye karışarak bu ikilinin mutluluğunu bozan üçüncü bir kişi vardır ve o kişi için anne aynı zamanda bir kadındır.

Mitoloji anneyle kadını birbirinden ayırma konusunda oldukça ısrarcıdır. Anne daha ziyade bakiredir, tıpkı Meryem gibi; kadın ise Madeleine[7] gibi fahişedir. Bekâret annenin enseste yatkın olamayacağının teminatıdır zira bakire erotizm yoksunluğunu simgeler. Annenin kadınla hiçbir ilişiğinin bulunmaması gerekir.

Oğul için şu bir skandaldır: Annesi bir kadındır! Öyleyse annesinin de erotik bir yönü olabilir. Bu noktada bir tabu söz konusudur. Anne, Ödipus’un[8] annesi Iokaste’nin yaptığı gibi tedbirli bir şekilde tarafsız kaldığı ve sabırla kazananın kim olacağını beklediği sürece baba ile oğlu arasındaki mücadeleye göz yumulmuş olur. Ödipus destanında Iokaste’nin oğlunu tanıyıp tanımadığı bilinmez.

Madem anne bakire değil, erotik istek ve hazlara sahip birisidir, o zaman oğlunu yıkarken ne yapar? Onu temizler mi yoksa okşar mı? Ya da ikisini de mi yapar? ‹tiraf edilmeyen bilinçdışı bir durum da olsa, annesi düşünce ve davranışlarında edepli de olsa, kesin olan şey çocuğun ilk erotik deneyimini annesiyle yaşadığıdır. Freud’un minik çocuğu polimorf sapık[9]  olarak tanımladığı bilinir. Onun için her türlü zevk zevktir, sözü daha fazla uzatmaya gerek yok! Önceliği genital erotizme verir daha sonra ödipal yasakla karşılaştığında, annesine erotik boyutta yaklaşmaktan vazgeçer ve bu dürtüsünü bastırır. Ancak bastırılmış dürtülerin doyum arayışıyla sahibine geri döndüğü bilinen bir gerçektir…

Oğlan böylece annesinin erotizmi ve dişiliğiyle karşılaşır. Annenin takındığı ensest ilişkiyi yasaklayan tutum burada belirleyici bir rol oynar. Kendi anne babası da aynı rolü oynamışlardır, böylece kuşaktan kuşağa aktarım gerçekleşir. Anne aşırı yasaklanmışsa, cinselliğini bastırmıştır. Bu durumda oldukça soğuk ve mesafeli olur, oğluyla her türlü temastan kaçınır. Yeterince yasaklanmamışsa cinselliğini kolay ifade eder, dürüstçe sapkın olduğunu kendine itiraf etmeksizin, tüm saflığıyla oğlunu cinsel açıdan tahrik etmekten zevk alır. Yeterince iyi bir anne orta yolu bulur; cinsel tahrik sayılan şeyleri ayırt ederek, oğluna sıcak bir muhabbet göstermeyi bilir yani edepli davranır. Tuvalet örneğindeki gibi, oğlunu az çok tek başına idare edebilecek duruma geldiğinde yalnız bırakır.

 

Babanın Eşi Olarak Anne

Erkek çocuk babasını, anne ve babanın bileşiminden oluşan bir tür “karma ebeveyn” olarak niteleyebileceğimiz belirsiz bir bütünün parçası görmeye başlar; oysa bu en başından itibaren büyükannesine atfettiği bir roldür. O ana kadar iyi ve kötü tüm güçlere sahip bir “fallik anne” vardır. Çocuk daha en başta anne ve babası arasındaki farkları algılamış olsa da bunları henüz anlamlandıramıyordu. Yavaş yavaş babasının ayrı biri, anne-çocuk ikilisini tehdit eden bir yabancı olduğunu fark etmeye başlar. Minik oğlan babasının aynı zamanda annesini kendisinden ayırabilecek, ilgisini kendine çekecek bir güce sahip olduğunu da anlamıştır. Annesi bu adamı sevmekte, memnun etmeye çalışıp isteklerine yanıt vermektedir. Demek ki bu adam annesinden de güçlü birisidir. Bu şekilde, baba oğlu için bir rakip teşkil etmeye başlar, çocuğun anneyle olan ilişkisi de farklı bir şekle dönüşür.

Çocuğun öncelikle psikanalizde hadım edilme korkusu olarak adlandırılan, cinsiyetler arasındaki farkı keşfetmesi gerekir. Böylece her çocuğun yaşadığı, tüm güçlere sahip olma arzusunun baskın olduğu “fallik evreden” çıkar. Kızların ve kadınların penisi olmadığını keşfeder ve dehşete düşer. Çocuk mantığıyla, penislerinin kesildiğini düşünür. Kendisini de faklı bir biçimde eksik hisseder; annesi gibi karnında bebeği olmayacaktır. Kendi başına bir bebek yapamayacak, sonradan ortaya çıkacak başka birisine ihtiyacı olacaktır. Böylece bebeklerin nasıl dünyaya geldiklerini ve bir gün doğduğu gibi öleceğini de öğrenmiş olur. Kuşakların birbirini izlediği ve herkesin aynı olmadığı gerçeğiyle yüzleşir.

Doğal olarak bir bebek sahibi olma arzusuyla annesine yönelir. Annenin bu noktadaki tepkisi yine çok önemlidir. “Minik adama” fazla yumuşak davranıp, ona biraz ümit mi verecektir? ‹leride oğlunun bu yüzden kendini değersiz hissetmesine ve kin duymasına göz yumarak onu acımasızca red mi edecektir? Yoksa yanıtsız bırakarak düşünü sürdürmesine izin mi verecektir? Bir diğer seçenek de sapkınca denilebilecek bir suç ortaklığı içinde oğluna, “‹sterdim ama baban istemiyor ” tarzında bahaneler ileri sürmektir. Bu şekilde oğlan hem tahrik edilir hem de engellenir; bu durumla karşılaşan çocuklar hiperaktif olma riski taşır! Annenin bu zorunlu reddetme yüzünden tatlı oğluna acı çektirdiği için suçluluk duygusuna kapılması da olasıdır. Bu durumda sürekli kendisini affettirme yollarını arayacaktır.

 

[1]    Olgun sperm hücresinin öncüsü -ç.n.

 

[2]    Olgunlaşma devresinden önceki dişi cinsiyet hücresi -ç.n.

 

[3]    Fallik dönem: Psikoseksüel gelişim evrelerinin anal dönemden sonra gelen üçüncüsü. Genellikle 3-6 yaş arasına görülür. Bu dönemde çocuklar cinsel organlarına, cinsel farklılıklara ve onların anlamlarına yönelir -ç.n.

 

[4]    Tamara Landau’nun L’Impossible Naissance, ou l’enfant enclavé (‹mkansız Doğum veya Kuşatılmış Çocuk), Imago, 2009 eserindeki tanımına göre.

 

[5]    Pourquoi les hommes ont peur des femmes (Erkekler Kadınlardan Neden Korkar), PUF, 2001.

 

[6]    Kendini onun yerinde görmek, ondan daha hızlı davranarak hislerini ifade etmesine engel olmak. Örneğin anne kaynaşma evresinde görülebilecek bir empatiyle çocuğunun açlık hissini önceden bilerek, açlığını kendi başına ifade etmesine ve yemek yeme edimine hazırlanmasına engel olursa, çocuk aşırı miktarda besin alır ve kendi başına yemek yemez. Böylece benliğine sahip olmadığı hissine kapılır.

 

[7]    Mecdelli veya Magdalalı Meryem: Günahkâr olarak bilinen bu kadına Hz. ‹sa yardım ederek günahlarından arındırmıştır. Kadın böylece inzivaya çekilerek Hz. ‹sa’nın müritlerinden bir azize olmuştur -ç.n.

 

[8]    Bazen “skor tutmak” yani seksüel gösteri tarzı oyunları alkışlamak -hatta tahrik etmek- diye nitelenebilecek bu sapkınca durumla karşılaşılır.

 

[9]    Sigmund Freud bu kavramı bebeklikten beş yaşına kadar olan süreçte her insanın geçtiği cinsel eğilimleri tanımlamak için kullanmıştır -e.n.

Kuraldışı Yayınlarından çıkan ”Annesinin Prensi” kitabından alıntıdır

https://kitap.kuraldisi.com/kitap-yayin/kitap/aile-cocuk/annesinin-prensi/