İçine onlarca çocuk alabilecek ahşaptan bir Truva Atı, bir zamanlar yollardayken artık kapısı bile olmadan park etmiş hurda bir otomobil, üst üste dizilmiş traktör ve araba lastikleri, tüneller, köprüler, ağaçlar, kaydıraklar, bisikletler ve daha birçok şey… Burası Bodrum Ortakent’teki Patika Çocuk Yuvası’nın bahçesi.

Çocuklar bu koca bahçede bolca vakit geçiriyor fakat bir gün buraya gittiğinizde bahçede bir çocuk bile göremezseniz şaşırmayın! Ufaklıklar zeytin toplamaya gitmiş, ekmek nasıl yapılıyor diye bir fırıncıyı ziyaret etmiş, yağmurda çizmeleri çekip toprak yollarda yürüyüşe çıkmış olabilirler.

Uzun lafın kısası Patika, çocuğunun havasından, oynama alanından, öğretmenin ilgisinden, kısaca hiçbir şeyinden bir nebze olsun çalınmasını istemeyen Bodrumlu anne babaların düşlerini gerçek kılmayı başarıyor. Nasılını, nedenini, ne zamanını Patika’nın kurucusu Marie Paule Çakmak anlatıyor.

Patika’nın hikâyesini anlatır mısınız?

Bir anaokulu açmak her zaman hayalimdi. Ben esasında Belçika’da üniversitede yüksek hemşirelik okumuştum ve çocuk yoğun bakım hemşiresiydim. Lösemili çocuklarla çalışıyordum. İşimi öylesine severek yapıyordum ki… Ama bir yere kadar. Bir gün dedim ki “eğer mümkünse bir gün sağlıklı çocuklarla bir şeyler yapmak istiyorum.” Türkiye’ye geldiğimde, eşimin buradaki evi sayesinde hadi artık bir şeyler yapalım dedim. Okulda pedagoji ve çocuk psikolojisi okumuştuk. Türk olmadığım için bir ortak gerekiyordu. Handan Hanım’la beraber açtık.

Kafanızda okulun bir resmi var mıydı?

Aklım hayallerle doluydu.  Çocukların kendini ortaya koyabileceği özgür bir yer… Doğaya yakın duran… İki çocukla başladık. Biri ortağımın kızı! İki çocuk, iki insan… Yemekleri biz yapıyorduk. Çocuklarımın eski oyuncaklarını getirmiştim, çünkü oyuncak çok önemli değildir. İki soğanla bir kukla yapılır, patateslerle neler neler… Eşim marangoz olduğu için bizim çizdiğimiz oyuncakları yaptı, sandalyelerimizi yaptı, her şeyi yaptı. Bir gün Norveçli bir kadın geçerken bizi görmüş. İçeri girdi. Bana dedi ki, çocukları yağmurda çıkarıyor musun? Ben Belçikalıyım, yağmurda çocukları çıkarmazsak 360 gün evde otururlar, dedim. Tamam o zaman, ben çocuğumu getireceğim, dedi ve o başlangıç oldu. Meğerse bu kişi çok tanınmış, çevresi geniş biriymiş. Orada bir patlama oldu, korktum.  10 çocuk oldu, biz yetişemeyince bir öğretmen geldi. Sonra 15, bir öğretmen daha… Esasında yasal olarak, Milli Eğitim Bakanlığı diyor ki bir öğretmen 24 çocukla ilgilenebilir. Ama ben onu yapamıyorsam, tek başıma 24 çocukla kaliteli zaman geçiremiyorsam, bu mümkün olabilir mi?  24 çocuğu tek başına idare etmek mümkün mü? Hep beraber aynı şeyi yaparsan mümkün. Hadi şimdi hep beraber boya yapalım, hadi şimdi puzzle yapalım. Herkes aynı anda puzzle yapmak ister mi? Belki şimdi istiyorsun ama 5 dakika sonra istemeyeceksin? Önemli olan nedir? O puzzle’ı zevkle yapabilmek. Zorla yaparsan hiçbir işe yaramaz. Bizim prensibimiz bir öğretmene  7 veya 8 çocuk.

Neyse… Zamanla 30 çocuk olunca bizim bina yetmedi. Eşim bir ek bina yaptı, olduk 60 kişi. Yine yetmedi, öbür binayı yapınca 90 olduk. Ama bu kadar yeter artık.

ertesi gün pişecek yemeğe katkıda bulunmak az şey mi

ertesi gün pişecek yemeğe katkıda bulunmak az şey mi

Size olan bu yoğun talebin sebebi ne? Mayıs ayında kayıtlar başladığı gibi doluyor duyduğumuz kadarıyla.

Çocuklar çamurda oynamak, yağmur yağdığında ıslanmak istiyorlar. Su birikintilerinin içinde tepinmek istiyorlar. Bu alışkanlık Türkiye’de pek yok. Veliyle önceden konuşuyoruz. Bakın burada hayvan gezer.  Benim köpeğim içerlerde dolaşır, soğuklarda giyinir çıkarız, üstümüzü çok kirletiriz. Emin misiniz? Burası halı kaplı, havalandırılmayan, önemli olan çocukların yedirilmesi olduğu okullardan değil. Ha, o okuldaki teyzecikler çocukları sevmiyor mu? Elbette seviyorlar, bunu eleştirmek için söylemiyorum. Ama farklı bir sevme anlayışları var. Aslına bakarsanız herkes için bir okul var. Buranın profili de böyle. Mesela burada oyuncaklar yok mu? Elbette var ama çok az. Nadiren bir oyuncak alırız. Bizim işimiz materyalledir. Oyuncak çok birikti mi doğudaki bir okula veya Suriyeli göçmen çocuklarına gönderiyoruz.  Her gün bir şey öğreniyoruz. Öğretmenlere diyorum ki, bugün bir şey öğrendik mi? Başta çok deneysel, çok ampirik gittik. Ama daha iyiye ulaşmak için. Hatalarımız da oldu, ama şimdi 15 yılda ne öğrendik, bi duralım dedik. 5 seneden beri iyi bir dengedeyiz. Artık oturdu.

Burası  hapsedici bir mekân olmaktan çok uzak. Bunun için özel bir gayret gösterdiğiniz belli.

Doğayla içi içe olmak ve risk almak altını çizdiğimiz bir şey. Risk dediğimiz şey çok önemli. Elbette hesaplanmış risk. Bizim tarafımızdan hesaplanmış ama çocuğa söylemediğimiz. Bir ağaca tırmanan ya da tehlikeli dediğimiz bir şeye kalkışan çocuklar, ileriki hayatlarında daha başarılı oluyorlar. Hata yapmaktan korkmayan, komik düşme endişesi olmayan çocuk okumayı kolay söküyor. Tabii burada hesaplanmış  riskin altını çizmek istiyorum.

Bizim 5-6 yaş grubumuz için istisnasız her cuma forest günüdür. Bütün gün dışarda oluruz. Giyinir kuşanır tepelere tırmanırız. Bu sene programda ateş yakma var. Çocukların bayıldığı, bir o kadar da riskli bulunan bir şey. Bakalım sevecekler mi?

zeytin hasadına buyurun!

zeytin hasadına buyurun!

Bir çocuk patikanın kapısından girdiğinde günü nasıl geçer?

Serbest zaman çocuğu büyüten bir zamandır. Öğretmen orda hiçbir şey yapmaz gibi algılanır. Oysa en kıymetli zamandır. Bütün olay başlamadan çocuk gelsin, kapıdan girip keşfedecek ne var diye bakınsın. Bazı masalar önceden hazırlanır. Buna kışkırtma diyorlar. Mesela bugün bir veli ilginç bir bitki getirdi, masanın birine koyduk. Çocuk bununla ne yapmak ister? Belki çizmek istemeyecek, dokunmak isteyecek, belki heykelini yapmak isteyecek. Boş masalarımız da var. İstediğini yapar.

Ama biz en çok dışarıda olmalarını severiz. 8.30’da gelen çocuk 10’a kadar isterse dışarda kalır. Her günün çok eğlenceli olması gerekiyor. Küçük bir çocuk için rutin önemli. Çocuğun gömleğini çok çok fazla geniş tutarsan o çocuk mutlu olmaz. Rutin çocuğun güven duygusudur. 10’dan sonra Türkçe bilmeyen çocuklar için oyun başlar. Kimisi şarkılarla ve oyunlarla İngilizce çalışır. Ben Fransızca veriyorum. Çocuk buradan çıkınca yabancı dil mi konuşacak? Tabii ki hayır. Önemli olan sevdirmek, soğutmamak. Önemli olan kültür. Bir topluluk olduğumuzu hissetmek, duygularımızı anlatmak, bugün ne yapacağımızı konuşmak için çember saatimiz vardır. Bu bir rutindir. Ama rutin içinde rutin yoktur. Katılmak istemeyen zorlanmaz. Bugün nasıl hissediyorum rutini de vardır. Çocuklar kendi fişlerini alır ve uygun yere koyar. Ruh durumunu ilgili yere iliştiren çocuğa asla soru sorulmaz, yorum yapılmaz. Elindeki kağıdı mutsuz kutucuğuna atar da öğretmeni “Aaa mutsuz musun, neyin var?” veya “kızgın mısın? Kim kızdırdı seni, hadi gidip konuşalım” falan derse, o çocuk ertesi gün mutluyum fişini alır. Sadece bu çocuk her gün üzgün koyarsa, bu konuyu konuşmak isteyip istemediğini sorarım. Evet derse, bu odaya geliriz, anlatır. Bazen de kendi gelir konuşmak ister.

Öğretmenlerin doldurduğu iyimserlik fışkıran o paylaşım defterlerinden çok daha anlamlı…

Onu baştan biz de yaptık. Ama öğretmen ona ayıracağı vakti çocuğa ayırsın diye bıraktık. Veli konuşmak istiyorsa gelir. Üstelik öğretmenin bir çocuğun sıkıntısını kendisinin fark edip bunu takip etmesi çok çok kıymetli. Bunlar küçük hatalar. Önemli olan büyük hatalar yapılmasın.

Adeta Miyazaki filmlerinden fırlamış bir kostüm odası...

Adeta Miyazaki filmlerinden fırlamış bir kostüm odası…

Nedir büyük hatalar? Neyi gördüğümüzde bunun büyük bir hata olduğunu bilelim?

Bir çocuğa değerli hissettirmemek. Her çocuk tek olduğunu hissetmeli. Eğer bir öğretmen ona değersiz hissettirirse bu hayat boyu yara açar. Özsaygıyı inşa etmesine katkı en önemlisi. Öğretmenin rolü böylesine önemli olduğu için anne olmuş öğretmenleri tercih ediyorum.

Okulöncesi eğitimini tamamlayan çocuk buradan ayrıldıktan sonra onu hepimizin bildiği okullar bekliyor. Sudan çıkmış balığa dönmezler mi?

Bazı veliler şöyle diyor: Burası iyi güzel de, okula başladığında şaşırmasın, oranın akademik ortamına alışsın diye ben son sene o okulun ana sınıfına yollamak istiyorum. O zaman şöyle diyorum. Bugün beş yıldızlı bir otelde kalıyorsun, fakat önümüzdeki hafta 3 yıldızlı bir otelde devam edeceksin. Beş yıldızlı oteldeki son geceni veya son iki geçeni iptal edip alışmak için 3 yıldızlıya mı geçersin?

Eğer çocuğa özgüven verdiysen, eğer küçük şeylerle mutlu olmayı öğretmişsen, hoşgörü de öğretmişsen bence hazırsın. Her ortamla başa çıkar. Çatışmaya izin vermek gerekiyor. Şiddet asla, ama çatışma çok önemli bir şey. “Gördün mü, konuşarak halledebiliyoruz” kısmı çok önemli. Belki buradan giden öğrencilerin zorlandıkları şey bu olabilir. Konuşarak bir problemi halledemediklerini gördüklerinde gelip bana şikayet eden eski öğrencilerim var.

Üç sene için bile olsa yaşamaya değer bir yer..

Benim okulumu Avrupa’da çok mu özel bulurlar? Bizim yaptığımız olağanüstü bir şey mi var? Yok. Çatışmak, hayır diyebilmek, itirazlara izin vermek, neden istemediğini anlatabilmek. Türk toplumunda itiraz etmeyi becerme ve hakkını koruma adabı çok az.  Burası yetiyor mu, 3 seneyi burada geçirmek kurtarır mı? Sanmıyorum ama takip ediyorum. Müthiş ve çok güzel hatıralar bırakıyoruz. Şu anda üniversiteli olmuş bir öğrencimin gelip de “Hatırlıyor musun Marie Paule, şunu şunu yapmıştık” diye anlatması…  Bu öyle müthiş bir duygu ki. Onların güzel anılarında yer almak. En azından bundan gurur duyabileceğim. Akademik olarak da farklı ve başarılı çocuklar. Bunu kendime asla yontmam… Onların anılarında olmak bana yetiyor.

Bir de çok komik şeyler oluyor. Üç yıl burada okuyup mezun olduktan sonra ilk sene gelmiyorlar, çünkü burayı artık beğenmiyorlar. Artık büyüdüler ya! Fakat iki üç sene sonra geliyorlar ve bana diyorlar ki “Sen eskiden daha büyüktün!”  Hayır diyorum, ben hep aynıydım, sen büyüdün artık.  Çocukken gittiğimiz o sonsuz bahçelerin büyüdüğümüzde bize daha küçük görünmesi gibi. İnatla kabul etmiyorlar “Yo hayır” diyorlar ve ekliyorlar: Sen o kadar da büyük değilmişsin…  Bu bana yetiyor.

Bu müthiş bir ruhsal doyum olsa gerek?

Bu benim için bir iş değil. Çok bencil bir şekilde söyleyeceğim ki bu benim için bir terapidir. Terapi deyince bir sorunum olduğu anlaşılmasın. Fakat evde keyifsizsem, başım ağrıyorsa buraya geldiğim anda her şey ama her şey biter. Çok mutlu olduğum bir mekândır. Anneler ve babalarla ilgilenmek, öğretmenlerle ilgilenmek, ama en çok çocuklarla olmak olağanüstü mutlu ediyor. Herkes işini bu kadar sevse bu dünya öyle güzel bir yer olur ki.

Su odası...

Su odası…

bodrum patika